Faşizm; tek ülkede değil… Her yerde

Dolores Ibarruru’nun Franco'ya karşı 'No Pasaran' diye haykırdığı da bir zaman bu. Sadece faşizmin değil faşizmle savaşanların da bir tecrübesi var.
 Tarih: 21-10-2018 12:37:38
Faşizm; tek ülkede değil… Her yerde

Nuray SANCAR

Faşizmin Almanya ve İtalya’da ortaya çıkmış lokal bir arıza, milyonlarca insanın öldüğü koca bir cihan savaşı çıkararak Avrupa’yı felakete sürükleyen;

milyonlarca insanın ölümüne, çok sayıda insanın toplama kamplarında yok edilmesine imza atan Hitler ve Mussolini gibi şahsiyetlerin psikopatlığıyla açıklayarak bedeli pahalıya ödenmiş bir sapma olduğunu düşünmek kolaydı.

Sonradan böyle bir arıza “bir daha asla” yaşanmasın diye dünya kenetlenmiş, ona sağlıklı bünyeden kesilip atılmış kanserli hücre muamelesi de yapılmıştı.

Savaş sonrasındaki genel iyimserlik havası içinde, yıllar geçtikçe faşizm uğursuz ve uzak bir anı, aklın ve havsalanın bir daha olmasına izin vermeyeceği, atlatılmış bir felaketti.

Ne var ki ihtiyatla sağ popülizm olarak adlandırılan politik bir akım, Batı Demokrasisinin beşiği, simgesi veya en ileri biçimini temsil eden ülkelerde seçimlerde, her seferinde skor zorlayarak eski iyimserliğin yerini derin kaygılara bırakarak gelişiyor.

Geçmişin ‘solcu’ ya da sosyal demokrat hükümetlerinin sadakatle uyguladığı neoliberal hücum paketlerinin yıkıma uğrattığı, kendi ülkelerinin uzak topraklarda açtığı savaşların, yol açtığı yoksullukların bedeli olarak ekmeğini, işini, göçmenlerle paylaşmak zorunda bırakıldığını düşünen milyonlarca insan da bu partilere oy veriyor.

Milliyetçi-popülist-faşist partilerin pompaladığı geçmiş güzel günlerin hayali eşliğinde eski imparatorlukları tekrar ihya etme vaadinin geleceksizleştirilmiş ve istikametini yitirmiş yoksul emekçilere bir hayli cazip geldiği bir tarihsel dönüm noktasındayız.

Macaristan ve Polonya’da bir neo faşist bir parti iktidarı var.

Fransa cumhurbaşkanlığını Le Pen’in partisine kaptırmaktan kıl payı döndü.

İsveç ki Batı Demokrasinin model ülkesidir, faşizm orada da artık siyasi merkeze yerleşmiş durumda. Latin Amerika’nın sol popülist hükümetleri yerini sağ muadillerine bırakıyor.  

‘EN GERİCİ, EN ŞOVEN, EN SALDIRGAN’
Bundan 70 yıl önce Almanya’nın sokaklarında belirmeye başlayan gamalı haçın aktüel müminleri, eski “tek ülkede faşizm” nosyonunu küreselleşme çağının yükselen değerlerinden ders çıkararak revizyondan geçirmeye başlayan ve bir fırsatı eskisi gibi heba etmeye niyetli olmayan dünya burjuvazisinin, Dimitrov’un teşhis ettiği biçimiyle, “en gerici, en şoven, en saldırgan” ekiplerinin yönergelerine de taktiklerine de açık durumda. Faşizm artık bir dünya sistemi kılığında çıkıyor ortaya.

Gamalı haçla bu kadar çok karşılaşılmasının, Kavgam’ın çok satarlar listesinde zirveye oynamasının, faşist kitle festivallerinin yapılabiliyor olmasının ve göçmen avının bir anlamı olmalı.

Fakat yeni faşizmi kendisini açıkça öyle tanımlayan partilerin ve cevval üyelerinin fonksiyonu olarak kavramlaştırmak onu ziyadesiyle daraltmak anlamına gelir.

Hafta içinde Fransa’da son cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yaklaşık diğer partiler kadar oy alan Boyun Eğmeyen Fransa ittifakının solcu lideri Melanchon’un evini ve partisini basan polis, o seçimde Le Pen’e karşı çaresiz bir seçenek olarak apar topar iktidara taşınan Macron’un liberal kurumlarına bağlıydı.

Kendisini partisine sokmayan polise “Ben Cumhuriyetim, ben milletvekiliyim.

Biz çete değiliz” diye bağıran Melanchon’un  de Gaullevari çıkışı, Cumhuriyetin faşist parti tarafından değil, bizzat liberal koruyucuları tarafından yıkıma uğratıldığı koşullarda fazlasıyla romantik ve nostaljik oldu.

Devletlerin, hükümette kim olursa olsun, demokratik teamülleri bozuşturduğu, geleneksel hukuk sistemiyle parlamentonun irtifa kaybetmeye başladığı, böylece giderek birer birer çeteleştiği zamane dünyasında, ‘biz Cumhuriyetiz, çete değiliz’ diye haykırmanın kendi ülkesinde ne olup bittiğinin farkında olmayarak hala eski Türkiye’de, Cumhuriyet rejiminde yaşadığını zanneden ana muhalefet partisinin refleksleriyle benzerliğinin altını çizmeden de geçemeyiz.


 
Altını çizmeden geçemeyeceğimiz bir şey de bir zamanlar temsili demokrasi olmadan yönetemeyen egemen sınıfların artık temsili demokrasiyle yönetmeyi gerektiren bir durumun olmadığına inanmaya başlamaları ve devlet çeteleşmesinin dozunun ülkeden ülkeye değişerek seyrettiği.

Kendi yurttaşlarını sosyal güven puanlamasına tabi tutarak kamusal hizmetleri bu puanlar karşılığında dağıtan ya da kısan Çin, Fransız devriminin bir kazanımı olan ‘her yurttaş eşit doğar’ gibi evrensel bir kategoriye hiçbir zaman Avrupa ülkelerindeki gibi bağlanmamış olsa da, en azından 1949’da devrim yapan yakın ataların vaat ettiği eşitliğin altını puan sistemiyle oyuyor.

Böylece Robesspierre’in çocuklarının açtığı kanala kötü kokan bir kanalizasyon enjekte ederken Mao’nun da kemiklerini bir nebze sızlatıyor.

Aynı Çin İnterpol’ün Çinli başkanını gözaltına alıp onun adına istifasını dünyaya ilan etmişti.

Konfüçyüs’ün incelikler ülkesinin, kuralsızlık ve kaidesizlikte zaten adı çıkmış; Lübnan Başbakanını kaçırma, Türkiye’deki konsolosluğunda adam öldürme gibi pervasızlıktaki sınır tanımazlığın kendisinden beklenebileceği Suudi hoyratlığıyla yakınlaşabilmesi dünyadaki ayarın bozulmasından.


 Bir zamanlar uluslararası ilişkileri yürüten bürokrasi kadrosunu yani diplomatları monşerler diyerek aşağılayan ve böylece devletlerarası ilişkilerin nizamını altüst etmeye niyetli zamanın başbakanının, ayar bozukluğundaki katkısını kişisel huylarıyla açıklayamayacağımızı, çıkışlarının, genel eğim bu denli belirginleşmeden önce, sadece erken bir saate denk geldiğini şimdi söylemek daha kolay.

Trump boşuna Türkiye’deki pratiği örnek vermiyor.

Veya Suudi Arabistan’la ilişkilerimizi bir Kaşıkçı yüzünden gözden geçiremeyiz mealinde, önceliğin başta petrol ve silah, her türlü ticaret olduğunu ima eden laflar etmiyor.

“Monşerliğin” sindirilmesinden beri bir ülkenin bir başka ülkeden adam kaçırmaları, öldürmeler, malına mülküne el koymalar, sınırlara duvar örmeler, coğrafyayı göçmenlere karşı, yaşam alanlarını onları kullananlara karşı çitlemeler artmış durumda.

Hitler, faşizmin 1000 yıl süreceğini söylüyordu. Ne var ki Nazizm Kızılordu’nun tankları tarafından ezildiğinde iktidarda hepi topu 12 yıl geçirmiş oldu.

Anladığımız bir şey daha var ki bu büyük iddianın gelişigüzel bir iddia olmadığı.

Dünyayı yöneten sınıfın çeşitli kanatlarının, kimi biraz önce kimi biraz geç dışa vursa da hep aynı uhdeyi taşıdığı. Bu uhdenin sınıflar mücadelesi nedeniyle telaffuz edilemediği zamanlar hariç, vahşi kapitalizmin alarm vermeye hazır bir karın ağrısı olarak hep bünyede saklı kaldığı; en kısa zamanda nüksederek azıttığı.

Kuralsız kaidesiz, geçmiş kazanımların yerle bir edildiği, bütün devletlerin haydutlaştığı… lokal değil; kimsenin yeni denge unsurları olarak ortaya çıkamayacağı, çok kutuplu bir dünyayı kuramayacağı ama tam da bu yüzden sadece kendi kendini değil yer küreyi de harabeye çevirmeye aday kıran kırana savaşların ebesi, küresel bir faşizm hayali bu nüksü kışkırtıyor.

Bütün akıldışılığına rağmen faşizm kendi tarihinden ders çıkaracak muhakemeye sahip görünüyor.

Eylemini deneyimle güçlendiren musibetin ayak sesi artık daha yakından işitiliyor.


 Fakat Dolores Ibarruru’nun Franco faşizmine karşı No Pasaran diye haykıran sesinin de yankılandığı bir zaman bu.

Sadece faşizmin değil faşizmle savaşanların da bir tecrübesi var.

Bu da akılda bulunsun.

  Bu haber 1898 defa okunmuştur.   Editör: Sevil Karakuş   Kaynak: www.evrensel.net
  YORUMLAR 0 Yorum YORUM YAP
Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.
  FACEBOOK YORUM
Yorum
  DİĞER Medya Haberleri
YUKARI